HER ŞEY NEZAKET MİDİR?

Başka bir deyişle, kaliteli bir iletişimin altın kuralı nezaket midir? Benim için kaliteli iletişim, içinde gerçek hislerin, samimiyetin, sahiciliğin, iyi niyetin ve sevginin olduğu bir iletişimdir. Peki sahicilikten, gerçek hislerden yoksun bir iletişim, kaliteli olmayacağına göre, sizce nezaket bu konuda bu denli değerli midir? Sırf nazik olabilmek için gerçek düşüncelerini saklayan biri, karşısındaki tarafından kibar ve sevilesi görünebilir ama bu bir aldatmacadır. Olmayanı var görmekse iyi iletişim, benim iletişimim iyi olmasa da olur. İnsan düşüncelerini karşısındakine söylemeyerek sevgi ve saygı kazanıyorsa, bu yalandır, temelsizdir. Temeli sağlam olmayan ama şık görünümlü bir binada yaşamak gibidir. O bina bir gün çöker ve içinde yaşayanlar, onun altında ezilir. Ben altında ezileceğim şık bir binadansa, çirkin denilebilecek sağlam bir binayı tercih ederim. Çünkü huzurlu ve güzel bir hayatı estetik değil, sağlam bir temel sunabilir.

Bazen gerçekten düşünülmeyen iltifatların edildiği, olumsuz sözlerin yutulup gündeme getirilmediği, içten gelmeyen ama sırf nezaket gereği güzel tavırların sergilendiği bir dolu ilişkiyle karşılaşıyorum ve açıkçası insan ilişkilerinin temelsiz ama parlak yüzeyli oluşunu onaylamıyorum. Keşke yüzeyi pürüzlü ama içi yumuşacık bir pamukmuşçasına güvenli olabilse tüm ilişkiler.

Biliyorum ki kim için ne düşünüyorsa onu olabildiğince kendi tarzı çerçevesinde dile getiren gerçekçi pek çok insan, karşısındakiler tarafından olumsuz değerlendiriliyor. Oysa onların tutumu, onların ne denli doğrucu, sahici, olduğu gibi biri olduklarını gözler önüne seriyor. İçi siyah dışı pembe olacağına neyse o olmayı seçiyor. İnsanlar dilinin yılan gibi soktuğunu düşünseler de, o yılanı içinde taşıyıp dışına güller saçmıyor. Eğer karşısındakilere güller dağıtıyorsa, onlara karşı kendi içinde de güller beslendiği içindir ve bu en kıymetlisidir.

Sözün özü, benim için insan ilişkilerinde de, hayatın genelinde de olması gereken altın kural, sahiciliktir.

Reklamlar
Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

FAZLADAN ŞEMSİYESİ OLAN?

“Fazladan şemsiyeniz var mı?” dedim. Bana baktılar boş gözlerle. Hava ılıktı, gökyüzündeyse tek tük beyaz bulut parçacıkları vardı. Ama ben şemsiye istiyordum. Anlamadılar. Yineledim sorumu, fazladan şemsiyeniz var mı?.. “Hayır hanımefendi” dedi bir adam. Şaşkın şaşkın, “neden şemsiye istiyorsunuz?” diye sordu. “Şemsiye niçin kullanılır?” dedim adama. “Yağmur yağınca ıslanmamak için.” dedi. “Yani yağmurdan korunmak için” diye ekledim. Adama bu konuşma anlamsız gelmiş olacaktı ki, kaşlarını çattı, huzursuz bir şekilde “neden şemsiye istiyorsunuz?” diye mırıldandı. Baktım gözlerinin içine, “Korunmak için!” dedim. “Neyden korunacaksınız?” dedi. “Her şeyden.” dedim. “Yağmur ıslatır ama sonrasında kurur geçer. Şemsiye ıslanmayı önler, evet. Ama ben, incinmekten korunmak istiyorum. Islanmak kadar basit olmaz incinmek. Kurumak gibi değildir onarılmak. Öyle bir şemsiye ki, her türlü sesli sessiz iğneyi içine çeken, bize batmasını önleyen, bizi sarıp sarmalayan, hayata karşı direncimizi arttırmak ve yolumuza yarasız devam edebilmemiz için hep bizimle olan bir şemsiye. O yüzden dedim fazla varsa sizde, alabilir miyim diye. İncitmekten korkmayanlar, incinmemiş olanlardır. Bu kadar incinmemişlerin illa bir şemsiyesi vardır.”

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ÖZGÜRCE ÖZGÜRLEŞTİREMEDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ?

Özgürlüğün tanımı olarak, başkalarını etkilemeyecek şekilde istenilen her şeyin yapılabilmesi deniyor genelde. İnsanların yalnızca kendilerini etkilediği müddetçe içlerinden ne geliyorsa yapmalarıysa özgürlük, sizce özgür müsünüz?

Ben kendimi düşündüğümde özgürlüğümün çok kısıtlı durumda olduğunu fark ediyorum. Yaşamımızı idam ettirebilmek için pek çok şeyden ödün veriyoruz, istediklerimizi pek çok kez yerine getiremediğimiz oluyor ve mecburiyetler sebebiyle özgürlüğümüz de tükeniyor. Aynı bir törpü gibi, özgürlüğümüz kimi gereklilikler tarafından törpüleniyor ve geri kalan özgürlük parçalarıyla yetinmeye zorlanıyoruz.

Özgürlüğümüzü tek törpüleyen mecburiyetlerimiz de değil üstelik. Toplumsal algıların oluşturduğu normlar da bizim yaşayışımızı büyük ölçüde etkiliyor. Bazen isteklerimizi gerçekleştiremiyoruz çünkü toplumsal normlarla örülü görünmez bir duvara tosluyoruz. Dışlanmamak, farklı algılanmamak, bütünden kopmamak uğruna o kadar çok ödün veriyoruz ki özgürlüğümüzden, gerçekten özgür olup olmadığımızı belli bir süre sonra tartışmaya başlıyoruz kendi içimizde. En azından benim için bu böyle.

Hatta her şeyi bir kenara bırakın, en ufak konularda bile hür kalamıyoruz. Mesela kuaföre gidip istenilen saçı yaptırabilmek için beklemek ve yine de o saçı elde edememek bile, kendi isteklerimizin önüne bir bariyer örülmüş hissi yaşatıyor ve bu da bir kısıtlayıcı oluyor bireysel özgürlüğümüze. Cebimizde yeterince paranın olmaması sebebiyle mağazalarda gözümüze çarpıp beğendiğimiz kıyafeti ya da herhangi bir objeyi alamamak da özgürlüğümüzü eritip tüketiyor adeta. İstediğimizi istediğimiz şekilde kimseyi etkilemeden yapabilmekse mesele ve biz bunu yapamıyorsak eğer, işte orada özgürlüğün tam olduğundan söz edemeyiz. İşin ciddi boyutlarını saymazsak, genellikle özgür görülen çoğu kişi en azından göründüğü kadar özgür değildir. Bazen öyle alışkın hâle geliriz ki yaşam biçimimize, kısıtlanan özgürlüğümüz bile bize deniz derya görünür.

Yine de hayatın kendisi deniz deryadır zaten, tüm güçlüklere rağmen kendisine özgü özgürlükler yaratabiliyorsa insan, özgürlüğün en kıymetlisine sahiptir o zaman❤️

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

GÖNÜLDEN GÖNÜLE; HÜZÜNDEN HUZURA GİDEN KÖPRÜ

Beraber vakit geçirmek istediğimiz arkadaşlarımızı, akrabalarımızı, yakınlarımızı evimize veya bir kafeye davet ettiğimizde ya da onlar tarafından davet edildiğimizde, bu buluşmalara genellikle kahve eşlik eder. Hatta öyle ki, bazı buluşmaları “sabah kahvesi” “akşam kahvesi” diye isimlendirdiğimiz olur. Hâl böyle olunca, aslında kahvenin sıradan bir içecek olmadığını fark ediyorum. Sohbet edilirken, o sohbete en çok eşlik eden bir içecek olarak aslında bambaşka bir özellik de kazanmış oluyor böylece. Bir araya gelenlerin hem ağzının tadı olurken hem de paylaşmaya aracılık ediyor. Sözün özü, beraberliğe, paylaşımcılığa, dostluğa vesile oluyor kahve. Sadece bununla da kalmıyor, insanın kendi kendisini onarmasına da destek sağlıyor. Yorgun argın eve gelen birinin, dinlenirkenki eşlikçisi oluveriyor örneğin. Bunun dışında da, kişi bazındaki paylaşımların ve beraberliklerin ötesinde, kitap okurken de yanında kahve yudumlanıyor. Kitabın içeriği, kahvenin tadı ve kokusuyla harmanlanıyor. Aslında bu da, hem kitabın yazarıyla hem de kitaptaki karakterlerle okur arasında yapılan çok özel bir paylaşım olarak karşımıza çıkıyor ve bu noktada da yine kahve yer alıyor. Bu yüzden kahve, bir içecekten öte, gönülden gönüle, hüzünden huzura giden bir köprü yerine geçiyor ve bu onu çok özel kılıyor. ❤️☕️

Uncategorized içinde yayınlandı | 3 Yorum

İLK VE SON

Ağaçların güneşi hapsetmişçesine parlak yeşil yaprakları

Şimdi kara bulutların hüznüyle büzülmüş

Eksilen güneşe küsmüş, sararmışlar git gide

Dallar tutamaz olmuş onları, düşüvermişler birer birer yere

Bu bir elveda süreciydi yeşilden sarıya, sarıdan sona

Başlangıçların sonları, sonların başlangıçları olur

Başlamak için bitmek gerekir tıpkı bitmek için başlamak gerektiği gibi

Doğanın bile başlangıcı ve sonu olurken bunlar adlarında da yaşar

İlkbahar, başlangıçtır, sonbahar bitiş.

Bitiş, soğuk bir beyazlığa açılan kapıya doğru bir başlangıç,

Başlangıç ise soğukların sonu, parlak sıcakların zamanı

Bitişlerle başlangıçlarla dolu bir macera bu işte

Hayatın düzeni böyle ve dilerim her bitiş daha güzel başlangıçlar getirsin beraberinde ❤️

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BAŞROL PARILTISI

Varlık ve yokluk… doğum ve ölüm… başlangıç ve bitiş… hepsi aslında aynı ya da birbirine çok benzeyen kavramlar. Doğum başlangıçtır ve var olmaktır, ölüm bitiştir ve yok olmaktır. Bunların arasında olan da yaşamdır, tecrübedir, olaylar ve durumlar silsilesidir. Bir döngü içinde ilerler ve bu döngü de kendi içinde evrile evrile döner ama temeli aynı kalır.

Hayatın başladığı noktadan bittiği noktaya varana kadar sunduğu acı-tatlı her şey, o süre esnasındaki kârlar ve zararlar olup veda zamanında yaşamımızı özetler. Her insanın kendi yaşamı, kendisine sunulmuş zorlukları ya da güzellikleri olur. Herkes başka hayatların başrolünde oynar ve bambaşka yaşamların bambaşka başrolleri her zaman bir arada bir bütün haliyle var olmaya çalışır. Ama başrol demek yanrollerden kendini üstün görmek demektir ve kendi hayatının başrolü olan herkes, diğerlerini yanrol sahibi belleyerek kendisini onların önünde tutar. Hâl böyle olunca, bitmeyen bir çekişme ve mücadele hüküm sürer. Kendi yaşamını ve o yaşamın kendisine verdiklerini alıp, daha da çok isteyen, verildikçe verdirten bir yapısı vardır insanların. Olur da başrolünde oldukları hayata zeval gelecekse ya da bir tehlike mevzu bahis ise işte o zaman alarma geçer insan, kendi başrol ışığı sönerken “yan rol” olanların ışığı kendi gözünde artar ve onları o zaman daha net görmeye başlar. Ne zaman ki kendi ışığına yeniden kavuşur, görmeye başladığı yan rol sahibi kişilerin ışığı kendi ışığının gölgesinde kalır, böylece sadece kendisine odaklanmaya ve yanrolleri yok saymaya devam eder. Oysa onunki, benimki, seninki… tüm hayatlar geçici, tüm ışıklar yitici, her şey var olduğu gibi yok olacak ve her başlangıç bir bitişe varacak. Baş ve son arasındaki süre zarfında kendi canının ve keyfinin kıymetini bilip başkalarını hiçe saymak ve onları karanlığa gömmek, kendi iktidarının şatafatını sürerken boyunduruk altına aldıklarının hayatlarını toz temizlercesine süpürmek ama gün gelip de kendi ihtişamlı yaşamın elinden kayarken o hiçe saydığın yaşamların başrollerine sığınmak aslında öyle acıtıcı ki. Herkes bir, herkes bütün. Herkes birlikteyken bütün. Dünya üzerinde geçen bin yıllar gösteriyor ki, insanların kendi öz yaşamlarına verdikleri değer ve üstün olma arzusu, nice can yakmıştır, nice kan akıtmıştır. Şu fani dünya hep kanla ve gözyaşıyla yıkanmıştır. Irmak gibi akan acılar deniz gibi büyüyüp sarmıştır dört bir yanı. Huzurlu bir yaşamı seçmek varken, tüm bunlar ne gerçek bir akla ne de vicdanlı bir yüreğe sığar.

*****

THE GLORY OF MAIN ROLE

Wealth and powerty… birth and death… start and finish… In fact, all of them are almost the same or very similar notions. Birth is a start and to exist, however, death is a finish and to disappear. The things between these are life, experience, situations and events. It goes on continuously as a loop. It moves by evolving itself but its basis stays the same.

Everything that life offers from the begining point to the finish point of itself is the profits and losses during the time we live and they all summarize our lives when time to say goodbye comes. Everyone has her own life, she has the unique beauties and evils that are presented only to herself. Everyone plays a leading role in different lives and different leading roles of different lives try to exist as a whole together. Yet, for people, having a main role in their own lives means to locate themselves in a superior position against the other ones, that is, the side role players. For that reason, an endless conflict and struggle take place. People have a personal structure which trigger themselves to take the gains of their own lives and when they take something, they have a tendency to take much more than before. If their lives in which they have the main role are under threat, then, they are alarmed. While the light of their main role is getting of, the light of the side role players increases in their eyes, and therefore, they begin to be able to see them more clearly. When they meet the light of their main role again, the light of the side-role players who were more visible before they regain their own glory are now under the shadow. So, they continue to focus on themselves and ignore the others. However, mine, yours, or hers… all lives are temporary, all lights are going to be exhausted. Everything will abolish just like they started to exist and every beginning will arrive to an end. It is quite painful that during the time between the start and the finish, people know the value of their own lives and pleasures by ignoring the people’s other than themselves and while enjoying the luxury of their personal government, they exploit the people who are subjugated by them, yet, when a day comes and their glorious life starts to loosen, they refuge under the other lives in which they ignored before and beg for a help from the main role players of those lives. Everybody is one, everybody is the whole. Everybody is a whole when they are together. Thousands of years on Earth demonstrate that the value which people give to their own life and their will to be superior have triggered people to shed blood and lead lots of people to suffer. That mortal world has always been washed by blood and tears. The pain flows like a river, expands like a sea and wraps all around. While we can choose a peaceful life, all the existing evils are out of the boundaries of heart and mind.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

AZI KARAR, ÇOĞU ZARAR

Hayatın bir ağaç gibi dallara ayrıldığı ve her dalın kendi dünyasını çizdiği her alan, kendi kurallarını doğurtuyor aslında. Bu kurallar, alan içine dahil olan insanlarca koyulup bu alana her yeni dahil olanın da uymasını gerektiriyor. İnsanlar, ağaç dallarını kendi istekleriyle kırmak veya budamak gibi, içine girdikleri her nasıl bir oluşumsa, onu buduyorlar ve kendi doğrularına göre şekillendirerek ilerisi için katı bir yön vermiş oluyorlar.

Yaşam boyu girilen her kapının ardındaki odanın belli bir kalıbı, gerekleri oluyor ve içine giren misafirleri yönlendiriyor. Ev sahibinin dediğinden çıkmamak gerektiğini bilen her misafir ona göre bir tutum sergiliyor. Oysa ev sahibinin kuralları misafire; misafir de ev sahibine uymayabiliyor. Bu uyumsuzluğun kördüğüme döndüğü noktada aslında bir ışık yakılıp ısrarla karartılan noktalar aydınlatılmalı. Aydınlatılmalı ki düğümün çözümü kolaylaşsın, uyum sağlansın.

Bir meslek dalı, bir iş yeri, hukuk, hastane, yani kısaca hayatın içinde karşımıza çıkabilecek, içinde insan olan veya insan tarafından yaratılan her şey… söz konusu olan ne olursa olsun başında bulunan ya da onu var eden insanlar yönetici, yönlendirici, kısıtlayıcı kurallar koyarlar ve bir çerçeveye alınmış resim gibi, boyaların çerçeve dışına çıkmasını yasaklarcasına, uyulmasını beklerler o kurallara. Olur da boya taşarsa, boyayı taşıran, hatasının payını alır sonrasında.

Bir de durumun başka açısı da, kuralları kullanmaktır aslına baktığımızda. Kişinin işine gelmeyen bir şey varsa ortada, kuralları bahanesi olarak kullanır veya savunduğu her neyse, ona ters düşen bir durumla yüz yüze geldiğinde kendi savunduğu, karşı taraftan çürütülürse söyleyecek sözü kalmaz ve mecburen mevcut kuralları kullanır savunmasında. Ah çerçeve meraklısı bu düzen!..

Kuralsızlık kötüdür aslında, frenleri olmayan arabaya benzer kural barındırmayan bir yaşam. O yaşamı yaşayan gazlaya gazlaya toslar en sert duvara. Ama normal bir arabada hem gaz vardır hem fren. İkisi dengeler birbirini. Fren kazayı önler, gaz ise arabanın ilerlemesini sağlar. Eğer hep frene basarsak ilerleyemeyiz, hep gaza basarsak da kaza yaparız. İşte bu yüzden ne frene ne de gaza çok yüklenmeyerek orta yolu bulmalıyız. Kurallar işe yaradıkça varlar. O yüzden “İşe yaramayan kuralları göz ardı ederim” diyebilen ama işe yarayanları da büsbütün sahiplenen yüreklerin konuşması dileğiyle❤️

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın