ÖZGÜN OLMA ÖZGÜRLÜĞÜMÜZÜ KAYBEDİYORUZ

Hepimiz hayat yolunda en iyi şekilde ilerlemeyi hedef belleriz kendimiz ve değer verdiğimiz kişiler için. Bu sebeple belli çabaların pençesine bırakırız kendimizi. Toplumda yer edinen kaliteli işler yapan bireyler olarak yaşamı sürdürebilmek adına çalışırız, kendimize ve sevdiklerimize belli sınırlar çizip o sınırlar çerçevesinde en iyisi için uğraşırız. Mesela evladımız olur ve onun en iyi şekilde yetişmesini sağlayabilmek için hem disiplinli hem akademik başarıya odaklı bir okul seçip onu başarılı bir yetişkin olma yolunda destekleriz. Peki sizce bu durumda hiç gözardı ettiğimiz bir şey yok mu? Her şey kendi sınırlamalarımızla gerçekten sınırlı mı? Ya biz bazı şeyleri kendimizce sınırlarken göremediğimiz önemli noktalar varsa ve bunlar sınırlarımızın dışında kaldığı için erişilmez olup da bizim kaybımız haline gelirse? Geniş pencereden bakmak mı, sınırlı bir çerçevenin sunduklarıyla yetinmek mi güzel? Her şeyin bir kalıbı, her durumun bir gerekliliği olmalı mı? Hayatı kendimize ve çevremize daraltmış olmuyor muyuz böylesi bir düzen içinde yaşayarak? Ayrıca düzen, doğru, başarı vesaire gibi kavramlar göreceli değil midir? Örneğin siz çok iyi şarkı söylüyorsunuzdur, sizi dinlemek insanlarda olumlu izler bırakıyordur, bu bir başarıdır. Bir başkası matematikte çok iyidir, yüksek notlarla sınavları geçiyordur, bu da bir başarıdır. Doğuştan gelen bir rahatsızlıkla yürüyemeyen bir çocuğun çeşitli terapiler sonucunda yürüyebilmesi de büyük bir başarıdır. Hayatı kendi algıları yönünde gerçekten istediği şekilde “ öz mutlulukla” yaşayabilen bir insan, başarmıştır. Başarı, bir insanın yaşamında gerçekleştirmekten mutluluk duyacağı, kendine hedef koyduğu şeyi gerçekleştirebilmesidir. Hiçbir başarı herkes tarafından aynı algılanmak zorunda değildir. Birinin başarısızlık dediği şey öbürü için başarı olabilir. Biz insanlar bazen kesin ve katı bir şekilde çizdiğimiz bazı çerçevelere sığabilenleri kabul ediyoruz, sığamayanları reddediyoruz. Oysaki hayat ve hayatın sunduğu hiçbir şey, çerçeve içine alınabilecek birer kavram değil. Herkesin yapabilecekleri, ilgi duyduğu alanlar ve kapasiteleri farklı, hepimiz insan olma çatısı altında bambaşka varlıklarız aslında. Kendimize özgüyüz. Altında bulunduğumuz çatı sebebiyle midir bilinmez, özgünlüğümüz görünmüyor ve özgün olma özgürlüğümüzü kaybediyoruz. Hep başkalarından onay almaya kodlanmış birer robot gibi herkesçe alkışlanabileceğimiz başarılara imza atmak için cebelleşiyoruz. Oysa yaşamak böylesi bir çırpınışı hak etmiyor. Herkes kendi yağında kavrulmalı, kimse kimseyle yarışa girmeksizin kendisinin en iyisi olmaya çalışmalı. İşte belki o zaman mutsuz yüzler, ışıksız gözler ve kuru uğraşlar, yerini kendisiyle ve başarabildikleriyle mutlu, kendisini başkalarıyla kıyaslamak zorunda kalmayan ve yapabildikleriyle kendisini sevip takdir eden insanlara bırakacak.

Reklamlar
Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

YÜREĞİN SESİ…

Bir güneş gibi aydınlatandır şiir, yüreklerin derinlerine batmış gemileri su üstünde yüzdürürcesine güçlüdür. Sessiz çığlıkların en sesli yankısı, hüzünlerin, sevinçlerin, dertlerin, umudun, umutsuzluğun en kalın notasıdır şiir. Öyle ki, bir şiir okumak sesi cılız çıkan bir çocuğun sözlerini en yüksek sesle işitebilmek gibidir. Şiir okumak, şiiri kaleme dökenin içinde saklı gözyaşlarını, sesini, nefesini, kahkahasını sindirmiştir içerisine ve değen göze yansıtır hepsini ince ince.

Şiiri bir tutkuyla sevdim ben. Sevdim çünkü şiir benim sesimdi, şiir hepimizin sesiydi. Aklımızın saklı tuttuklarını bağıran, bağırırken de acıtmayan, ağrıtmayan, söyleyeceklerini yüreği okşayarak ileten, üzmeden üzen, kırmadan kıran, yormadan yoran, içindeki okları okuyanın canını yakmadan nazikçe fırlatan bir söz denizidir şiir. Dalga dalga işler içindekileri. Denizin derinlerindeki balıkların küçük kaçamak ısırıkları gibi ısırır sözler insanı. Canı yanmaz fazla ama anlar acıyı.

Kalbin görünmeyen bir mikrofonu varmış meğer, şiirle anladım. Kalp içine akanları mürekkeple taşırınca çıkarmış ortaya. Hepsi kendine özgü bir dünya, hepsi eşsiz birer pırlanta. Kendi ışığını kendi özgünlüğüyle yansıtan birer kıymetli elmas parçası hepsi. İlmek ilmek dokunmuş bir halı gibi bir de. Yumuşacık bir dokusu, özel bir kokusu ve üzerindeki desenleriyle anlatmak veya hissettirmek istediği her şey ile…

Büyülüdür şiir. Öyle dizeler olur ki, her okuyan kendinden bir şeyler bulur. Kendi yüreğinin melodisini o dizelerden dinler. Ortak notaların benzersiz uyumuyla şiirin yazanıyla okuyanı bir olur, bütün olur. Şiir ölümsüzdür o yüzden. İnsan var oldukça kendinden öncekilerin bıraktığı sesleri dinler, o sesler kendi sesine karışır. Kendi sesi de sonrakilere eklenir. Bir ırmak gibi çağlayıp büyüyüp denizlere akar. İşte o denizdir insanı insan yapan, hayatın izlerini yansıtan….

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BİZ KENDİMİZ YAKTIK CENNETİ

İnsan kavramı artık bana çok şey düşündürüyor. Eskiden var olan “insan” yerini başka bir boyuta bırakmış sanki geçen her gün. Büyüklerimiz anlatırlar mesela, ne kadar güven dolu, huzurlu bir ortamın varlığını. Önceleri insanlar insanlara daha çok anlayış gösterirlermiş. İnsanlar birbirlerinin açıklarını aramayı görev bilmezlermiş, aksine, açık örtmeyi seçerlermiş. Kapılar açık bırakılıp yatılırmış gönül rahatlığı ile. Çelik kapıların ve alarmların arkasına sığınmaya gerek görmezlermiş bile. İnsanın insandan saklanması ne kadar da üzücü sahi. Birbirinden korunarak yaşamaya çalışan milyonlarcası şimdi, bu nasıl bir yaşamaktır ki? Birkaç lokma aşı olan insanlar bir lokmasını kendileri yerlermiş, diğerlerini de paylaşırlarmış. Paylaşmanın bereketini, paylaşarak, bölüşerek çoğalmanın kıymetini bilirlermiş. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatrı varmış o zamanlar. Gönlü güzel insanlar, hatır bilirlermiş. Bir ölen olsa komşuda, o evdekilere saygıdan diğer evlerde de yas yaşanırmış. Yüreği yanan, içi ağlayan insanların yanında hiçbir şey olmamışçasına hayata anında devam etmenin acımasızca olduğunun bilincindelermiş, ölene ve kalanlara merhamet edilirmiş.

Bu liste uzar belki daha. Ama görüyorum ki zaman akarken beraberinde iyiliği de sürükleyip yok ediyor. Yürek burkan onca insanlık dışı vukuatlardan, insanların birbirlerine hiç umursamaksızın sarf ettikleri hançer gibi keskin, öldürücü laflardan sonra çok yılgın hissediyorum kendimi artık. Gerçek sevgiyi, saf iyi niyeti, güveni unutuyoruz geçen her gün. Her zaman karşımızdakinde hata buluyoruz ve o hataları büyüte büyüte sunuyoruz onun önüne. Oysa hepimiz insanız ve başkalarında gördüğümüz hatalar bizde de olabilir. Belki farkına varamamış olabiliriz. Biz hatalı olalım veya olmayalım, başkaları da hatalı olsun ya da olmasın, birbirimizin eksiğini, noksanını örtmezsek, büyük olmadıkça yanlışları görmezden gelmezsek düşmanca yaşayan huzursuz ve mutsuz bir toplum oluruz. Görüyorum ki zaten öyle bir duruma gelmişiz. Biz bizi düşman bellemişiz. Elimizde tüfekler, hazır olda bekler gibiyiz. Yapmayalım, hayat çok kısa. Her şey boş. Sonunda ebedi veda olan bir yolda birbirimizin ayağına taş koymayalım. Dünyada cennet de vardır, cehennem de. Nasıl bir yerde yaşayacağımızı biz belirleriz aslında, cenneti de, cehennemi de biz inşa ederiz biraz da. Ne olursa olsun değmez yaşamı cehennem ateşinde pişirmeye. Cennette ferah ferah yaşamak varken keyfini sürelim işte beraberce.

Uncategorized içinde yayınlandı | 1 Yorum

ÖLDÜRMEK Mİ, YAŞATMAK MI

Deniz, bazen öyle durgun, dingin, sakin ve berrak olur ki, çevresindekilerin yüreğine huzur yayar, nefes katar nefeslerine. Büyüleyici görüntüsüyle kimilerinin derdini bile unutturabilir, içlerindeki karanlıkları kendi ışığıyla aydınlatabilir. Fakat gün gelir, devasa dalgalarla korku saçabilir çevresine. Yüreğinde huzur olan insanların bile huzurunu çalıp yerine dehşet bırakabilir.

İşte bu noktadan baktığımızda, aslında her insanın bir denizi vardır kendi içinde. Kimisinin denizi huzur yayan; kimisininki ise dehşet saçan hâllerdedir. Bazımız, beraber olduklarımıza nefes oluruz. Bazımız ise beraber olduklarımızı azgın dalgalarımızın arasına kıstırarak nefesini soğururuz. İşte bizim hayattaki yerimizi ve kimliğimizi içimizdeki deniz belirler. Denizimizde neşeyle yüzen insanlar mı görmeliyiz yoksa yüzeyde kalakalmış cansız bedenler mi?

Nick Vujicic, sebebi bilinemeyen bir şekilde kolları ve bacakları olmadan dünyaya geldi. Kendi seçimiyle değil, düzeltebileceği bir şey değil, onun hatası değil. Yaradılışı gereği bu durum ile doğdu ve bununla yaşamaya mecburdu. Kendi kontrolü dışında gelişmiş olan ve müdahale şansı bulunmayan bu “yokluk” ona fiziksel zorlukların üzerine, daha büyüğünü, psikolojik zorluğu sundu. Kayalıklarla bezeli olan ve düşmeden ilerleyebilmesi için her kayayı bin bir çabayla kaldırmasını gerektiren yolunu daha çetrefilli bir hâle getirdi. İşte bu çetrefilin sebebi de insanlardı. Sahip olamadıkları hakkında yapılan, hayata tutunması için ihtiyacı olan motivasyonu kıran, onun asla bir şeyler başaramayacağını ve kendisini yetersiz hissetmesine yol açan acıtıcı yorumlardı.

Nick, birinci sınıfa giderken, bir gün onu on iki kişi aşağılamıştı. O yorgun ve kırgın yüreği dayanacak gücünü kaybetmişti. Bir kişi daha onu aşağılarsa kendi hayatına son vermeye niyetliydi. O gün, okul çıkışı onu yolda gören bir çocuk “Nick!” diye seslendiğinde “İşte bir tane daha!” diye düşünmüştü. Oysaki çocuk ona “Bugün şahane görünüyorsun” demişti. Yani o çocuk, farkında olmadan ölüme giden bir yolun önünü kesip Nick’i hayata bağlamıştı.

Çevremizde bize göre herhangi bir eksiği, yanlışı, tuhaflığı vesaire olan insanlara olumsuz yaklaşmak, onları yaralamak demektir ve bize de herhangi bir kazancı yoktur zaten. İnsanlar, oldukları gibi kabul edilemezlerse, biz hepimiz bir olup, birlikte güzelliklerin peşinden koşmazsak, gerçek mutluluğu nasıl yakalayabiliriz ki? Eğer varsa eksikler, onları daha da abartmak mı, yoksa onların üstünü örtüp yaraya merhem olmak mı güzel? Aslında özetle, öldürmek mi, yoksa yaşatmak mı? İşte bunu sormamız lazım kendimize.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ANILARIN İMZASI: MÜZİK

Ruhumuzu besleyen, hüznümüze, sevincimize, acımıza, mutluluğumuza eşlik eden, sığındığımız güvenli bir liman olan müzik, hayatımızın her alanında, her köşesinde, her evresinde vazgeçilmezimizdir ve olmazsa olmazımızdır aslında. Bazen hiç anlatamadıklarımızı anlatabildiğimiz en kolay ve en etkili yol olur bizim için, bazen ise yüreğimizin en derinlerine en iyi şekilde ulaşabildiğimiz araçtır müzik. Beynimizin, mantığımızın da dahil olduğu ama en çok yüreğimizin konuştuğu benzersiz bir şeydir. Konuşmadan en iyi anlaşılabilen, en sıcak iletişimdir kalpten kalbe giden. Hatta sözü olmadan, yalnızca notalarla bile güçlü bir anlatıcı olup, mesaj verecek ve gözümüzde resimler çizecek kadar mucizevidir. Söylentilere göre Bethoveeen, Ayışığı Sonatı’nı görmeyen bir genç kızın “Ben hiç ay ışığını görmedim. Bana ay ışığını anlatır mısınız?” demesi üzerine bestelemiştir. İşte inanılmaz bir büyüsü vardır müziğin. Notaların akışıyla bizleri duygudan duyguya sürükleyebilir, görülemeyenleri gösterebilir.

Bir de bazı anlar vardır, insan bir müziği dinlediği esnada kiminleyse, neredeyse, hangi duygudaysa, neler yapıyorsa sonraki her dinleyişinde onları anımsar. Hani bazen belleğimizden silindiğini sandıklarımızı bir fotoğraf sayesinde yeniden hatırladığımız anlar olur ya, müzik de öyledir işte. İnsan o müziği dinlerken yaşadığı şimdisinden kopar ve anılarına yolculuğa çıkar. Nasıl ki her insanın kendisine özgü bir imzası varsa, müzik de kimi anılarımızın imzasıdır aslında.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

HER ŞEY KONTROL ALTINDA MI?

Her bireyin kendi hayatını kendisinin çizmeye hakkı vardır ve olması gereken de aslında budur. Peki ya ekonomik özgürlüğe sahip, kendi hür kararları olan,aklı başında her insan sizce kendi hayat yolunu kendisi çizebiliyor mudur?

Cevabınız evet de hayır da olabilir ama görülen o ki, bazen her ne kadar ayaklarını yere sağlam basabilen kişiler olarak görünseler de bazı insanların karşısına öyle kişiler çıkarır ve öyle durumlar yaratır ki hayat, o insanların elinden pusulasını alır ve onlara yerini, yönünü şaşırtır.

Mesela, bakımlı, kariyer sahibi bir kadın, sevdiği adam, yani eşi, tarafından sömürülür ve üstelik sömürüldüğünün farkına bile varamaz. Adam öyle bir oyun oynar ki onunla, öyle bir oynatır ki onu parmağında, ruhu duymaz. Hem kendisi büyük bir çöküşe geçer, hayatı kayar hem de karşısındaki adamın haklılığına inanır. Oysa gerçek bambaşkadır.

TRENDEKİ KIZ kitabı da bizlere bunun bir örneğini sunuyor. Her gün tren yolculuğu yapan bir kızın (yani Rachel’in) içsel yaşamını, düşüncelerini, duygularını, kafasında oluşturduğu hikayeleri ve başına gelen maceraları mercek altına alıyor. Hayatta hiçbir zaman kontrolden çıkmaması uğruna daha çok çaba sarf etmemiz gerektiğini fısıldıyor kulaklarımıza ve en önemlisi de sevip güvendiğimiz herkesin sandığımız gibi olmayabileceği gerçeğini vurguluyor açıkça.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

MASKELİ BALOYA HOŞ GELDİNİZ

Maskeli baloya hiç gittiniz mi? Yüzü kapatan çeşitli ve değişik maskeler, kimisi taşlı, pullu, kimisi şık, kimisi renkli giysiler içinde onlarca, belki de yüzlerce insanın bulunduğu bir baloda bulundunuz mu? Beraber olduğunuz onca insan içinde hiç kimsenin kim olduğunu göremeden, bilemeden ve kendi kimliğinizi de kimsenin bilemeyeceği böylesi bir ortamı soludunuz mu?

Sanırım pek çoğumuzun yanıtı olumsuz olacak. Evet, belki şaşalı, enteresan maskeli, şıkır şıkır giysili bir baloya katılmamış olabiliriz ama bu bizim maskeli baloya katılmadığımız anlamına gelmez. Çünkü şu dünya üzerinde her kim varsa illa ki maskeli baloya gider ya da maskeli balo ayağına gelir.

Kendimizi bildiğimiz andan itibaren her günümüz maskeli balo içinde geçiyor çünkü. Kendi dışımızdaki insanlarla bir araya geldiğimiz her ortam, aslında bir maskeli balo sahnesi oluyor. Çok iyi tanıdığımız insanlar, ailemiz, akrabalarımız, iş arkadaşlarımız, okul arkadaşlarımız, kısacası yakın, uzak fark etmeksizin temasa geçtiğimiz her insanın maskesi vardır. Yüzünü görürüz herkesin ama içini, sırlarını, hislerini, düşüncelerini ne görebiliriz ne de bilebiliriz. İnsanların bedenleri maskeleri olur tıpkı bizim kendi bedenimizin de kendi maskemiz olduğu gibi.

Yakın arkadaşınız olur, gösterdiklerinden bambaşka bir iç dünyası vardır, dışı içinden farklıdır, yanılırsınız. Örneğin neşeli ve güler yüzlü bir kız görürsünüz. “Ne kadar da mutlu” dersiniz. Oysaki o gördüğünüz kız maskelidir. Kimsenin olmadığı ortamlarda, belki gecenin her yeri kararttığı anlarda maskesinin ardına sakladığı ya da saklamak zorunda kaldığı nice dertlerini gözyaşlarıyla akıtır. Yani herkesin yüzünde öyle ya da böyle bir maske mutlaka vardır.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın